Temmuz ayında Diyarbakır’ın Ergani ilçesinden gelen bir görüntü, bu ülkenin hâlâ sahip olduğu en güzel duygulardan birini gösterdi.

Yozgat’tan Ergani’nin Han köyüne hasat için gelen Fikret Bolat’ın biçerdöveri tarlada alev aldı. İtfaiyenin müdahalesine rağmen biçerdöver tamamen kullanılamaz hale geldi. Bolat’ın ekmek teknesi gözlerinin önünde kül oldu.

Bir insanın çaresizliğini görmek bazen yeterlidir.

Han köylüleri de tam olarak bunu yaptı.

Bolat’ın perişan halini gören köylüler harekete geçti. Han’ın yanı sıra Bereketli ve Ahmetli köylerinden de destek geldi. Üç köyde imece usulüyle 800 bin liradan fazla para toplandı. Kadınlar çeyrek altınlarını verdi. Toplanan para biçerdöver sahibine teslim edildi.

Kimse o adama önce nereli olduğunu sormadı.

Kimse kimliğini sorgulamadı.

Kimse “Bizden mi?” demedi.

Adamın ekmek teknesi yanmıştı.

Hepsi buydu.

Ve bugün…

Şırnak’tan Zonguldak’a fındık toplamaya giden mevsimlik tarım işçilerinin bulunduğu araca taş atıldığı görüntüleri izliyoruz.

Aracın içerisinde kadınlar var.

Çocuklar var.

Ekmek parası için yüzlerce kilometre yol gitmiş insanlar var.

Bir tarafta yanmış bir biçerdöverin başında ağlayan bir insanı görüp 800 bin liradan fazla para toplayan köylüler…

Diğer tarafta ekmek parası için yola çıkan insanların aracına taş atanlar…

İşte insanın canını acıtan çelişki tam olarak burada.

Bu iki olayın arasındaki mesafe sadece kilometrelerle ölçülemez.

Biri Türkiye’nin olması gereken yüzü.

Diğeri ise Türkiye’nin asla alışmaması gereken yüzü.

Diyarbakır’daki köylüler bize çok basit ama çok değerli bir şey hatırlattı:

Ekmek için gelen insan misafirdir.

Yozgatlı biçercinin biçerdöveri yandığında Diyarbakır’daki köylüler onun acısını kendi acısı gibi gördü. Çünkü tarlada çalışan insanın nereli olduğunun önemi yoktu. Önemli olan onun da alın teriyle ekmeğini kazanıyor olmasıydı.

Şimdi aynı hassasiyeti başka yerlerde de görmek zorundayız.

Şırnaklı işçi Zonguldak’a gittiğinde de…

Urfalı işçi Ordu’ya gittiğinde de…

Diyarbakırlı işçi Sakarya’ya gittiğinde de…

Yozgatlı işçi Diyarbakır’a geldiğinde de…

Ekmek peşindeki insanın karşısına taş değil, sofra çıkmalı.

Kimliklerimiz farklı olabilir.

Şivelerimiz farklı olabilir.

Memleketlerimiz farklı olabilir.

Ama tarlada dökülen terin rengi aynıdır.

Üstelik bu meseleyi sadece “bir grup insanın saldırısı” olarak görüp geçmek de kolaycılık olur. Asıl sorgulamamız gereken, insanların birbirine karşı bu kadar kolay öfke yöneltebildiği bir toplumsal iklimin nasıl oluştuğudur.

Çünkü bugün taş atılan araçtaki çocuk, yarın bizim çocuğumuz olabilir.

Bugün dışlanan işçi, yarın bizim kardeşimiz olabilir.

Bugün başka bir şehirde ekmek arayan insan, yarın bizim şehrimize ekmek için gelebilir.

Diyarbakır’daki o köylüler bize çok güzel bir ders verdi.

İnsanlık, başkasının başına gelen felakette belli olur.

Onlar bir biçerdöverin yanmasını sadece bir makinenin kaybı olarak görmedi.

Bir insanın ekmek teknesinin yanmasını gördü.

Ve elini taşın altına koydu.

Şimdi aynı ülkenin başka bir köşesinde soruyoruz:

Ekmek için gelen bir insanın karşısına neden taş çıkarıyoruz?

Bu ülkenin tarlalarında daha fazla dayanışmaya, daha az öfkeye ihtiyacı var.

Çünkü toprağın dili birdir.

Eken de, biçen de, toplayan da önce insandır.

Ve unutmayalım:

Bir yerde ekmek teknesi yandığında 800 bin lira toplayan insanlar varsa, başka bir yerde ekmek peşindeki insanlara taş atılmasını kabul etmek zorunda değiliz.